Sağlık Bilgi Arşiviniz
Sağlık Bigi Deposu
08 September, 2010
Sağlıklı ve zinde kalmanın yolları

Dikkat etmeniz gereken en önemli şey, sigara içilen ortamlardan, kirli havadan uzak durmaya çalışmak, cildinizin temizliğini ve bakımını düzenli olarak yapmaktır.

Her sabah ve her akşam cildinizi mutlaka temizleyin. Gözeneklerini toksinlerden arındırın. Mutlaka nemlendirin. Kullanacağınız cilt ürünlerini seçerken, bunların yaşınıza ve cilt tipinize uygun olduğundan emin olun, mümkünse bir cilt uzmanından destek alın. Bunları doğru yaptığınızda, hediyesi, kaç yaşında olursanız olun, sağlıkla ışıldayan güzel bir cilt olacak.

Yiyecekler çok önemli
Moraliniz bozuk olduğunda ve özellikle adet dönemlerinizde sığındığınız bol şekerli, çekici yiyecekler aslında en büyük düşmanınız. Öncelikle kendinize hakim olmalı, bu yiyeceklerden uzak durmalısınız. Yemek saatlerinizin düzenli olmasına, vitamin ve mineral yönünden zengin gıdaları seçmeye özen gösterin. Kahvaltı günün en önemli öğünüdür, bütün gün ihtiyacınız olan enerjiyi depolamanızı sağlar. Ne kadar yoğun bir tempo içinde olsanız da kahvaltınızı kesinlikle atlamayın.

Tüketeceğiniz gıdaları seçerken, lezzetleri kadar, içerdikleri besin değerlerine de dikkat edin. Beyaz ekmek ve pirinç yerine, daha az lezzetli olsalar da kepekli ürünleri tercih edin. Bir süre sonra onların tadını da seveceksiniz. Günde 8 bardak su içmeye çalışın. Su bedeninizi temizler, size sağlık verir. Cildinizin esnek olmasını sağlar. Günlük olarak fazla miktarda sebze ve meyve tüketin. İçerdikleri vitaminler vücudunuza yarar sağlarken, lifli olmaları da sindirim sisteminizi olumlu etkileyecek, kilo vermenizi kolaylaştıracaktır. Her hafta düzenli olarak somon gibi yağ oranı yüksek balık yiyin. Bu şekilde özellikle cildiniz ve saçlarınız sağlıklı ışıltılara kavuşacaktır. Unutmayın, ne kadar iyi beslenirseniz, geleceğe o kadar çok yatırım yaparsınız.

Sigara ve alkole dikkat
Sigara ve fazla alkol sağlığınızı kötü etkilediği gibi, cildinize de zarar verir. Cildiniz kırışıp matlaşır, canlılığını yitirir, ağız kenarındaki çizgileriniz belirginleşir. Kısacası cildiniz deforme olur.

İyi bir uyku
Uyku saatlerinize özen gösterin. Uykunuzun süresi kadar kalitesi de önemlidir.

Stresten uzak durun, olumlu düşünün
Stres sağlığınıza zararlıdır. Sürekli stresli bir hayat geçiren insanlar çok daha hızlı yaşlanır ve sağlıksız olurlar. Sosyal ve iş yaşamınız ne kadar zor ve stresli olsa da, kendinizi rahatlatacak yöntemler keşfedin.

Sosyal hayatınızı ihmal etmeyin
Sosyal hayatınız ne kadar renkli ve güzel olursa, kendinizi o kadar iyi hissedersiniz. Kendinize güven duyarsınız. İyi ve vakit geçirmekten hoşlanacağınız dostlar edinin. .

Düzenli spor yapın
Özellikle 30 yaşından sonra kadınlar için spor son derece önemli. Onları menopozun kötü etkilerinden biri olan kemik erimesine karşı koruyor, kemikleri ve kasları güçlendirerek, daha dinç ve genç bir vücuda sahip olmalarını sağlıyor.

ULUSLARARASI SAĞLIK KURULUŞLARI

Doç. Dr. Haydar SUR

GİRİŞ

Sağlık alanında uluslararası işbirliği yapma ihtiyacı ilk kez 19.yüzyılın başında Avrupa kıtasındaki kolera salgınları nedeniyle ortaya çıkmıştır.

Paris’te 23 Temmuz 1851′de yapılan I. Uluslararası Sağlık Konferansına 12 ülke katılmış, toplantılar sonunda 137 maddelik bir Uluslararası Sağlık Yönetmeliği yayımlanmıştır.

Ondokuzuncu yüzyıl sonuna kadar toplam 12 kez düzenlenen bu konferansların üçüncüsü 1866′da İstanbul’da yapılmıştır. Bu konferanslarda üzerinde durulan başlıca konular, Avrupa’yı kolera, veba gibi bulaşıcı hastalıklara karşı korumak ve bu hastalıklar yüzünden ticaret ve ulaşmda görülen engelleri ortadan kaldırmaktır.

Daha sonra 1902 yılında, Washington’da Tüm Amerika Sağlık Örgütü (Pan American Health Organization – PAHO) kurulmuştur. Bu kuruluş, 1949′da Dünya Sağlık Örgütü ile birleşmiştir. Bu örgütün de başlıca amacı, ticaret sırasında bulaşıcı hastalıkların ülkeler arasında yayılımına karşı önlemler almaktır.

1907 yılında Roma’da 9′u Avrupalı, 12 üyenin girişimi ile merkezi Paris’te olan Uluslararası Halk Sağlığı Bürosu kurulmuştur. Bu kuruluşların yanısıra Bölgesel faaliyet gösteren bazı kuruluşlar da bulunmaktadır. Bunların arasında kayda değer olanlar, 1839 yılında padişahın onayı ile kurulan İstanbul Üst Sağlık Konseyi(Council Superiur de Sante de Constantinople), Tanca Sağlık Konseyi (1840), İskenderiye Sağlık Konseyi (1843) ile Tahran Sağlık Konseyi’dir (1864).

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ):

İkinci Dünya Savaşının bitiminde 1945 yılında San Francisco’da toplanan Birleşmiş Milletler konferansında, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kuruluşu tartışılırken Çin ve Brezilya delegelerince uluslararası bir sağlık örgütü kurulması önerilmiştir. 16 Haziran 1946′da New York’ta toplanan Birleşmiş Milletlere üye temsilciler (51 ülke), FAO, ILO, UNESCO, OIHP, PAHO, Kızılhaç Örgütü, Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu ve Rockfeller Vakfı gözlemcilerinin çabaları ile Dünya Sağlık Örgütü Anayasası oluşturulmuştur.

Hazırlıklar 7 Nisan 1948′de tamamlanmış ve ilk genel kurul 24 Haziran 1948′de 53 ülkenin katılımı ile Cenevre’de toplanmıştır. İlk genel müdür olarak Kanada’lı Dr.Brock CHISHOLM seçilmiş, genel merkez olarak Cenevre uygun bulunmuştur. Daha sonra örgüte bağlı olarak Doğu Akdeniz, Batı Pasifik, Güneydoğu Asya, Afrika, Amerika ve Avrupa Bölge ofisleri oluşturulmuştur.

DSÖ’nün Anayasasının girişinde şu ifadeler yer almaktadır:

“Birleşmiş Milletler Beyannamesine uygun olarak bu Anayasaya bağlı olan devletler, tüm milletin mutluluğu, ahenkli ilişkileri ve emniyeti için aşağıdaki ilkelerin temel olduğunu ifade ederler:

-Sağlık, sadece hastalık ya da sakatlığın olmayışı değil, bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam iyi olma halidir.

-Erişilebilecek en yüksek düzeyde sağlıktan istifade etmek, ırk, din, politik inanç, ekonomik ve sosyal koşullar gözetmeksizin her insanın temel haklarından biridir.

-Tüm milletlerin sağlığı barış ve güvenliğe ulaşmak için temel öge olup, bireyler ve devletler arasındaki tam işbirliğine bağlıdır.

-Herhangi bir devletin sağlığın gelişimi ve korunması yönünden elde ettiği başarı herkes için değerlidir.

-Değişik ülkelerde sağlığın gelişmesi ve hastalıkların, özellikle bulaşıcı hastalıkların kontrolünde görülen eşitsizlik ortak bir tehlikedir.

-Çocukların sağlıklı olarak gelişmesi temel bir önem taşır, her gün değişen bir çevre ile uyumlu yaşama yeteneği bu gelişim için gereklidir.

-Sağlığa tam anlamıyla ulaşmak için tıp, psikoloji ve ilgili bilgi imkanlarının tüm milletlere ulaştırılması gereklidir.

-Halk sağlığı düzeyinin geliştirilmesi için halkın bu konuda aydınlatılması ve aktif işbirliğinin sağlanması büyük önem taşır.

-Hükümetler kendi halklarının sağlığından sorumludur ve bunu korumak geliştirmek için yeterli sağlık ve sosyal önlemleri alırlar .”

AİLE HEKİMLİĞİ

Doç. Dr. Haydar SUR

Dr. M.Rıfat Köse

GİRİŞ

Bugün Türkiye’de sağlık hizmetlerinin sunuluşunda bir iyileştirme çalışmasına veya bir değişikliğe gidilmesi gerektiğini bebek ölüm oranlarından, anne ölüm oranlarından, doğumda beklenen yaşam süresinden, ölümlerin en sık nedenlerinden, en sık görülen hastalıklardan, hastanelerde tedavi amacıyla sürekli yurt dışına çıkmanın yollarını arayan vatandaşlarımızın çabalarından vb. anlıyoruz(1). Eldeki mevzuatın bugünkü modern tıp hizmeti anlayışına ve yeni ortaya çıkmış teknolojiye ve meslek gruplarına cevap verememesi (2), bizi ya eldeki sistemin iyileştirilmesine ya da yeni sistem arayışlarına zorlamaktadır. Türkiye nüfusunun bugünkü konfigürasyonu da artık çok değişmiştir. Köylü bir toplum olmaktan kentli bir toplum olmaya doğru hızla gidiyoruz(3). Ancak bir toplumda sağlık olsun, diğerleri olsun herhangi bir hizmet sistemini değiştirebilmek için öncelikle o toplumun bu değişikliği arzu ediyor olması gerekir. Toplumun arzusunun ne yönde olduğunu anlamak ise kolay değildir(4).

Aile hekimliğinin Türkiye’de yerleştirilmesi çabalarının temelinde sağlık sisteminin değişmesinin artık bir zorunluluk olduğu görüşü yatmaktadır. Dünyada sağlık hizmetlerinin yeniden yapılandırılması çalışmaları 1950’lerden sonra hız kazanmış ve bu alanda birçok ülke önemli sayılacak yol katetmişlerdir. Onların bu deneyimleri öncelikle çok iyi incelenmelidir. Ülkemizde her şeyden önce tıp anlayışını geleneksel hekimlik anlayışının boyunduruğundan kurtarmakla işe başlamak gerekmektedir. Geleneksel görüşte hasta bir insan değil bir vaka olarak ele alınır. Onun bir ailesinin, bir işinin, bir sosyal çevresinin olduğu pek gözönüne alınmaz. Hasta iyileştirilir ve hastaneden çıkarılır. Niçin bazı hastalıkların sıklıkla görüldüğü, bunların önüne nasıl geçilebileceği gibi konular bir klinisyen için olsa olsa bir lükstür, onun görev alanına girmez(5). Aile hekiminin ise hastasını uzun zamandan beri tanıyan, onun evini bilen, aile yaşantısı ve işi hakkında fikir sahibi olan ona yakın bir kişi olduğu öne sürülmektedir(6).

Bu yazıda aile hekimliği sisteminin avantaj ve dezavantajlarını tartışmak gibi bir amaç güdülmemiş, konu hakkında bazı teknik bilgiler almak isteyenlere bir katkı amaçlanmıştır.

Aile Hekimliği’nin 8 Temel Özelliği(6,7):

1-Aile hekimliği bir bilgi yumağı, bir hastalıklar grubu veya özel bir teknikten çok insana indekslenmiş ve insana karşı taahhüt altına girmiş bir kurumdur. Bu taahhüt iki taraftan açıktır. Birincisi, bir sağlık probleminin türü ile sınırlı değildir. Aile hekimi her yaştan ve her cinsiyetten insanın her türlü sağlık sorununda, başvurulandır. Öyle ki onun uğraştığı sağlık sorunu açıklıkla tanımlanmış bir sağlık sorunu da olmayabilir. Çünkü sorunu hasta tanımlamaktadır. İkincisi, bu taahhüdün bir bitiş noktası yoktur. Bir hastalığın iyileştirilmesi, bir tedavinin sona ermesi, veya bir hastalığın çaresinin olmaması durumlarında da iş bitmez. Aile hekiminin hasta ile ilişkileri çok önemlidir. Uzun vadede, sıradan bir klinisyen için uğraşmaya değmez görünen hastalıklar aile hekimi için önemli olmaya başlar. Çünkü bu hastalık tanıdık birinin hastalığıdır.

2-Aile hekimliği uygulamalarında uğraşılan hastalıkların bir çoğunda başarı sağlamak için hastalığın bireysel, ailevi ve sosyal boyutları bir arada değerlendirilmelidir. Bu durum çocukların lego oyunlarındaki parçaları diğer parçalarla ilişkilendirip sorunu çözmeye benzer. Halbuki hastalar hastaneye başvurduğunda bir çok defa bütün gözden kaçar. Hastanın o güne kadar başına gelenler yerine yarınki konuma odaklanılır, ama bu sorunun çözümünü zorlaştırır.

3-Aile hekimine her başvuru bir sağlık eğitimi vesilesidir. Bu eğitimin birebir ve yüzyüze olacağını da hesaba alırsak, koruyucu hekimlik için bu sistemin çok güçlü bir destekleyici rolü vardır.

4-Klinisyenler genellikle tek tek hasta bazında düşünürler. Aile hekimleri ise hem tek hasta bazında hem de toplumun riski bazında düşünmek durumundadır. Bu şu demektir. Eğer aşısı yapılmamış bir çocuk varsa veya kan basıncı ölçülmemiş bir riskli kişi varsa onunla en az kızamıklı bir çocuk kadar veya hipertansiyonlu bir hasta kadar uğraşılacak ve gereği yapılacaktır. Yani muayene için gelenler kadar gelmeyen kişiler için de çalışma yapılacaktır.

5-Aile hekimi kendisini toplum sathında yaygın bir bilgisayar ağı sisteminin bir parçası gibi görür. Bütün toplumların resmi veya gayrı resmi sosyal destek sistemleri vardır. Ağ derken koordine edilmiş bir sistemi kastediyoruz. Ama bu genellikle böyle olmaz. Aile hekimleri yine de toplumun dayanışma olanaklarını hastaları için seferber etmede diğer hekimlere göre çok daha şanslı olabilirler.

5-İdeal olarak, aile hekimleri hizmet verdikleri toplumun gelenek ve göreneğinde olmalı ve onlarla aynı mahallede veya çevrede yaşamalıdır. Ama günümüzde ve böyle olmayabilir. En azından aile hekimleri hastalarının kolay erişebileceği ve kendilerinin de hastalarının gece gündüz ne durumda olduğunu izleyebileceği uzaklıkta yaşamalıdır.

7-Aile hekimi tıbbın subjektif yanlarına da eğilir. 20.yüzyılda tıp bilimi, sağlık problemlerine objektif ve pozitivist yaklaşımın baskın karakteri ile yoğrulmuştur. Aile hekimleri için ise baştan beri işin içinde duygusallık ve hasta hekim ilişkisinin iç dünya boyutu olmuştur. Bu nedenle aile hekimleri için kendi duyguları tutumları ve davranışları mesleki başarıda çok önemli rol oynamaktadır.

8-Aile hekimi kaynakları yönlendiren bir karar vericidir. Uzman hekime sevklerde, hastaneye sevklerde, araştırma ve değerlendirme uygulamalarında birinci derecede önem taşır. Dünyanın her tarafında kaynaklar kısıtlı olduğuna göre aile hekimleri bu kaynakları yönlendirmede kilit noktalardan birinde bulunmaktadır.

HASTANELERDE KAYNAK İSRAFI

Doç. Dr. Haydar SUR

GİRİŞ

Dünyada özellikle son 30 yılda yaşanan değişiklikler, sağlık hizmetlerinin gözden geçirilmesi gerekliliğini ortaya koymuştur. Yüksek teknoloji ürünlerinin sağlık hizmetlerine damgasını vurmasıyla birlikte, hizmetlerin sınırlarında, kalitesinde ve buna bağlı olarak hizmeti talep edenlerin beklentilerinde önemli artışlar olmuştur. Tüp bebek uygulamaları, genetik çalışmalar, daha önce el sürülemeyen birçok vakalarda başarılı ameliyatlar vb. buna örnek olarak verilebilir. Bu baş döndürücü gelişmeler, sağlık hizmetlerinde harcamaların astronomik boyutlara ulaşabilecek kadar yükselmesiyle sonuçlanmıştır. Hizmetlerdeki iyileşmeye bağlı olarak insan ömründe artış olmuş ve dünya nüfusu yaşlanmaya yüz tutmuştur. İnsanlar yaşlandıkça kronik ve kaçınılmaz hastalık/rahatsızlıklar çoğalmış ve bunların tedavileri de (yaşlı insanların tedavileri her zaman daha pahalıya mal olmaktadır) masrafların artmasına katkıda bulunmuştur.

Bu durum, ülkeleri kendi sağlık sistemlerini gözden geçirmeye ve hizmetleri daha ucuza getirmenin yollarını aramaya mecbur bırakmıştır. Yaptığınız her harcama, bir başka hizmeti yapamamanız demektir ve buna ekonomide fırsat maliyeti adı verilir. Kaynakların harcandığı hizmetlerin fırsat maliyetleri yeniden ele alınmış ve yatırım politikaları değişmiştir. Ülkeler verimliliği sağlayabilmek için harcamalarda belirli kurallar koymuşlardır. Bu kurallar yazımızın konusu dışındadır ama önemli bir gelişmenin altını çizmekte yarar vardır: Verimlilik için sağlık hizmetleri yönetiminde profesyonelleşme ve ekonomik yaklaşımla sorunlara eğilme. Gelişmiş ülkeler bu ilkeleri uygulayarak hizmetlerin maliyetlerini düşürme yönünde önemli adımlar atmışlardır.

Sağlık hizmetleri içinde hastanelerin her zaman özel bir yeri olmuştur. Çünkü bütün hizmet zinciri içinde en çok kaynak hastanelerde tüketilmektedir. Ülkemizde de Sağlık Bakanlığı bütçesinde harcamaların yaklaşık % 40’ı her zaman hastane hizmetlerine ayrılmaktadır. Bu durumda sağlık hizmetlerinde verimlilik, etkililik, hakkaniyet vb. ilkeleri yerleştirmek için mutlaka hastanelerde bunların yerleşmesini sağlamak zorunluluğu vardır. Özellikle yatan hastalara ayrılan kaynaklar ve ileri laboratuar tetkikleri hastane giderlerinin büyük boyutlara ulaşmasında iki önemli etkendir. Bu sebeple, gelişmiş ülkeler hastanede kalış sürelerinin minimuma indirilmesine, ayaktan tedavi kliniklerinin (outpatient clinics) başarılı olmasına ve sayılarının çoğaltılmasına, gereksiz laboratuar kullanımının önlenmesine büyük çaba göstermektedir.

Hastaneler bizim ülkemizde sağlık hizmetinde verimsizliği simgeleyen en belirgin kurumlar gibi ortada durmaktadır. Bunu hizmeti sunan ve kullananlar açısından da ayrı ayrı kanıtlayabiliriz.

Hizmetin planlanışı ve sunuluşu ile ilgili verimsizlikler

Kaynak denince insan gücü, zaman, bina, arsa, malzeme, teçhizat, alet, gibi değerler anlaşılmaktadır. Şehrin işlek bir yerinde iş hanı olabilecek ve ayda 20 milyar lira gelir getirecek bir binayı kullanıyorsanız, binanın sahibi de olsanız bina gideriniz 20 milyar lira olmaktadır. Çünkü o süre içinde 20 milyar liralık bir gelirden mahrum kalmak pahasına o binada kalmış olmaktasınız. Hastanenin oturacağı arsanın verimsiz kullanılmasından tutun, gereksiz bina yapımının, gereksiz alet ve malzeme yatırımının, gereksiz yatak kapasitesi artırımının sanıldığından çok daha büyük mali kayıplarla sonuçlanacağı akılda tutulmalı ve çok gerçekçi tahminlerle planlama yapılmalıdır. Her hastanenin hizmet verdiği coğrafi bölge, yörenin kültürel ve sosyoekonomik durumu, eğitim düzeyi, nüfusun yaş gruplarına dağılımı, yörenin morbidite ve mortalite hızları ve dağılımı gibi temel kriterler o yörede toplum tarafından “hissedilen ihtiyaç”ı ve meslek erbabının ortaya koyduğu “normatif ihtiyaç”ı belirleyeceği için; bir yörede ne büyüklükte bir hastane açılmalı, bu hastanenin hangi servisleri olmalı, bu servislerin kaçar yatak kapasitesi bulunmalı, bu hastanenin laboratuarı ne gibi tahlillerin yapılabileceği bir birim olmalı, burada hangi branştan kaç tane hekim görev yapmalı, kaç hemşire ne şekilde çalışmalı, başka hangi meslekten kimler çalışmalı, mutfağı ne büyüklükte olmalı vb. sorulara net cevaplar verebilecek kadar yörenin ihtiyacı incelenmiş olmalıdır. Ülkemizde gerçi Sağlık Bakanlığı’nın ve SSK’nın hizmet verilecek nüfusa oranlanan bir planlama standardı vardır, ama çok özel durumları saymazsak bu planlama şeklinde hizmetin detayları ele alınmamakta, yalnızca kaba nüfus verilerine dayalı tahminlerle yola çıkılmaktadır. Şunu hemen belirtelim ki, daha gerçekçi ve ayrıntıları ele alan bir planlama seçilmiş olsa, dayanak olacak verilerin birçoğunu ülkemiz için bulamazsınız ve Amerika veya diğer gelişmiş ülkelerin verilerinden yola çıkmak zorunda kalırsınız, bu durum da yatırımlarda isabetsizliğe yol açmaktadır. Çünkü ülkemizde, istenilen düzeyde ve hızda işleyen bir sağlık enformasyon sistemi mevcut değildir. Birçok durumda merkezde planlama yapan birkaç tecrübeli uzmanın mesleki sezgileri güvenilebilecek tek dayanak olmaktadır. Hastanelerin işleyişine kaynakların nasıl değerlendirildiğini sorgulayarak yaklaşırsak hastanelerimizin verimsizliğinin boyutlarını daha iyi kavrayabiliriz.

HASTANE YÖNETİMİ AÇISINDAN SAĞLIK MEVZUATIMIZ

Doç. Dr. HAydar SUR
KANUN TÜZÜK VE YÖNETMELİKLER

Yazılı hukuk kurallarına mevzuat denir. Mevzuat, Anayasa’ daki ilgili hükümlere aykırı olmamak kaydıyla çıkarılan kanunlar ile bu kanunlara aykırı olmamak üzere yürürlüğe konan tüzük, yönetmelik, yönerge, genelge ve diğer yazılı metinlerden oluşur. Bu sıralamada bir mevzuat, (örneğin kanun) kendinden güç bakımından önce gelen mevzuata (örneğin anayasaya) aykırı hükümler içeremez. İçerecek şekilde çıkarıldığı takdirde, yasalar Anayasa Mahkemesi tarafından, diğerleri Danıştay tarafından olmak üzere, ilgili mevzuatın aykırı olan maddeleri ya da tümü iptal edilir(ÖZCAN ve GENÇ).

23 Nisan 1920 ( TBMM’nin açılışı)’ den 27 Mayıs 1960 ihtilaline kadar, 7480 kanun çıkarılmış ve halen geçerli olanları, aynı kanun numaraları ile anılmaktadır. Milli Birlik Komitesi’nin çalışmaya başladığı 27 Mayıs 1960 tarihinden, Temsilciler Meclisi’nin toplandığı 6 Ocak 1961 tarihine kadar çıkarılan 238 kanun, 1′ den başlayarak numaralandırılmıştır ve yürürlükte olanları halen aynı numaraları taşımaktadır. 6 Ocak 1961 tarihinden itibaren Kurucu Meclis’ in çıkardığı 137 Kanunun numaraları, 239′dan başlayarak devam etmiştir ve böylece 26 Ekim 1961 tarihine kadar toplam 375 kanun çıkmıştır. Bu 375 kanundan geçerliliği sürenlerin numaraları günümüzde de aynıdır. 26 Ekim 1961 tarihinde toplanan T.B.M.M.’ nin, 12 Eylül 1980 tarihine kadar çıkarmış olduğu 2300 kanun ise tekrar 1′ den başlayarak numaralandırılmıştır ve aynı kanun numaraları halen geçerlidir. 12 Eylül 1980′den günümüze değin çıkarılan kanunlara ayrı bir numaralamaya gidilmemiş olup, 26 Ekim 1961 tarihinde 1′den başlayan numara sırasını sürdürmektedir. Böylece 375 de dahil olmak üzere 1- 375 arası, aynı numarayı taşıyan üç kanun, 876 – 7480 (dahil) arası aynı numarayı taşıyan iki kanun bulunabilmektedir.

Kanunların uygulama şekli hakkında Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan w Danıştay’ın incelemesinden ve Cumhurbaşkanı’ nın onayından geçen, Resmi Gazete’ de yayım tarihinden itibaren geçerli olan hukuk metinlerine tüzük denir. Tüzükler, ilgili yasa veya yasalara aykırı olamazlar. Her tüzük, mutlaka bir veya birden çok yasaya dayandırılmak zorundadır. Yayımlanırken de dayandığı kanunun arası ve tarihi belirtilerek yayımlanırlar. Kanunlara aykırı tüzükler için Danıştay’a iptal davası açılabilir .

Yönetmelikler (Talimatnameler) ise, Başbakanlık, bakanlıklar ve kamu tüzel kişileri, kendi görev alanlarını ilgilendiren yasaların ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla çıkarabilirler. Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe giren yönetmelikler Resmi Gazete’ de yayımlanır. Diğer yönetmeliklerden hangilerinin Resmi Gazete’ de yayımlanacağı, kanunla belirlenir 24.5.1984 tarih ve 3011 sayılı Resmi Gazete’ de Yayımlanacak Olan Yönetmelikler hakkında Kanun).

Anayasa’ da belirtilmemekle beraber kamu tüzel kişileri, yaptırım gücü açısından yönetmeliklerden sonra gelen metinler de çıkarmaktadır. Bunların en yaygın olanları, yönerge (talimat) ve genelge (tamim)’lerdir. Ayrıca Resmi Gazete’ de karar, genel tebliğ, tebliğ adıyla da idari metinler yer almaktadır. Hiçbir ad verilmeksizin “……Bakanlığından bildirilmiştir.” biçiminde de idari metinler yer almakta ise de yönerge ve genelge dışındaki bu metinlerin yaptırım güçleri ve mevzuatta yaptırım sırası açısından yerleri konusunda açıklık yoktur .

Son yıllarda, tüzük çıkarmanın uzun süren hukuki işleyiş nedeniyle tüzük yerine yönetmelik çıkarılması yoluna gidilmektedir. Bu durumda da yönetmelikte yer almayan ayrıntıları açıklamak üzere çoğu kez yönerge çıkarılması gerekmektedir. Yani tüzüğün yerini yönetmelik, yönetmeliğin yerini de yönerge almış olmaktadır.